Popüler Yeniler
Reklamlar

BİLİNMEYEN Nazım Hikmet ve Karl Detroit’in hikayesi.

Salacak açıklarında yer alan tarihi Kız Kulesi, İstanbul’un simgelerinden biri. Hakkında çok efsane biliyoruz, şairlerin şiirlerine konu olduğunu, hatta Nazım Hikmet’in 12 yıllık hapishane hayatından kurtulduğu ilk gün onu seyretmeye gittiğini bile… Ama Kız Kulesi’nin Karl Detroit adlı bir Alman’la ilgili pek azımızın bildiği müthiş bir hikayesi daha var.

Yazının devamında nasılsa okuyacaksınız, şimdilik şu kadarını söyleyeyim; henüz küçücük bir çocukken bindiği Alman gemisinden kaçıp Boğaz’ın serin sularına atlayan Karl Detroit, büyük şairimiz Nazım Hikmet’in büyükdedesiymiş. Demek ki cesaret, insana atalarından miras kalan şeylerden biri…

Gülenay Börekçi


Kız Kulesi’nin bilmediğim hikayesini Sunay Akın’ın “İstanbul’un Nazım Planı” adlı kitabında okudum. Yeniden basımı 3 Haziran’da Moskova’da ölen büyük şairin ölüm yıldönümüne denk düşen kitap, Sunay Akın’ın Nâzım Hikmet, İstanbul ve şiir konulu metinlerinden oluşuyor, özellikle de Nâzım Hikmet ve İstanbul ilişkisine dair pek bilinmeyen anılar, hikâyeler ve efsaneler içeriyor.

Kız Kulesi’nin Nazım Hikmet’in hayatında ne büyük önem taşıdığını, ruhunda ne derin izler bıraktığını öğreniyorum mesela. 1959 yılında, 12 yıl sonra hapishaneden çıktığı ilk gün “içerideyken en çok yapmak istediği şey”e nasıl yaklaştığını okuyorum. Oğlu Mehmet’in annesi Münevver Andaç, arkadaşı Vâlâ Nurettin ve karısıyla beraber bir arabanın içinde gece vakti Üsküdar’a gelişlerini… Ayazma Camii’nin önünden sessizce denize ilerleyişlerini… Çakılların üzerine yığılı koca koca tomrukların arasına çökmelerini… Şairin eğilip elini denize daldırışını… Ardından Kız Kulesi’ni seyre dalışını…

Kitaptaki hikayelerden biriyse, Kız Kulesi’nin onun hayatında çok daha başka bir yeri de olabileceğini hissettiriyor bana. Belki en iyisi baştan anlatmak…

Nazım Hikmet’in Kız Kulesi’ni sabaha kadar seyrettiği o geceden tam 123 yıl önce, 1827’de Almanya da Ludwig Karl Friedrich Detroit adında bir çocuk dünyaya gelir. Babası müzik öğretmenidir. Aile içi bir anlaşmazlık sonucu, herkesin pek şairane bir isimle, Karl Detroit olarak andığı çocuk bir Fransız yetimhanesinde bırakılır. Ve bağımsız tabiatı yüzünden olsa gerek, kendine meslek olarak denizciliği seçer. Ya da kim bilir, başka planları vardır…

Çocuk, gemilerde miço olarak çalışma belgesini eline alır almaz Hamburg Limanından kalkan bir gemiye atlayarak İstanbul’a doğru yola koyulur. Henüz 12 yaşındadır. Çalıştığı gemi İstanbul’a vardığında, Karl Detroit’in büyük planı yürürlüğe girer. Boğaza atlayıp yüzmeye başlar. Ama akıntı onu kıyıya değil, Kız Kulesi yönüne sürükler. Ve onu kurtaran bekçiye bir daha gemiye dönmek istemediğini söyler.

Anlaşılan bu olay, Almanya ve Osmanlı arasında küçük de olsa bir diplomatik soruna yol açar. Meseleyi çözmek Sadrazam Ali Paşa’ya düşer. Onun himayesine giren Karl Detroit önce Mehmet Ali adını alarak Harbiye’de öğrenim görmeye başlar. Mezun olduktan sonra da Kırım Seferi’ne, Bosna, Karadağ savaşlarına katılır. Hatta II. Abdülhamid döneminde “Paşa” unvanı alan Mehmet Ali, 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması’nda Osmanlı’yı temsil eden üç kişiden biri olur.

Gerçi devamı epey karanlık… Berlin Antlaşması’nın Hıristiyan cemaatlere tanıdığı haklar yüzünden gerici çevreler, halkı Mehmet Ali Paşa’ya karşı kışkırtmaya başlar. Paşa Müslümanları yatıştırmak için Arnavutluk’a gönderilir, lakin “Sizi gavura sattı” kışkırtması etkili olduğu için Kosova’nın Gjakova kasabasında linç edilir.

Çok uzun zaman önce gerçekleşen bir olayı neden şimdi durup dururken hatırlayalım diye soranlar var, biliyorum. Zira hikayenin bizim için çok enteresan bir yanı daha var: Mehmet Ali Paşa’nın dört kızı dünyaya geliyor. Bunlardan Leyla Hanım’ın da Celile adında bir kızı oluyor. Celile Hanım kim derseniz, hatırlatayım; Türk şiirinin en büyük isimlerinden Nazım Hikmet’in annesi.

Kız Kulesi’nin en güzel hikayelerinden biri de belki budur.

O da maharetli bir şairdi

Gene Sunay Akın’ın kitabından öğrendiğimize göre, Karl Detroit yani Mehmet Ali Paşa aynı zamanda şairmiş. Hatta şöyle de bir olay yaşanmış: Günün birinde Magdeburg’a yolu düştüğünde, küçükken okuduğu okulu da ziyaret ederek şeref defterine bir şiir yazmış. Bu şiir de daha sonra bir gazetede yayınlanmış. Hem de dönemin saray şairi Anton von Werner’in şu sunumuyla: “Şiirlerini Alman, Fransız, Yunan, Fars ve Arap dillerinin tümünde aynı maharetle kaleme alabilen bir şair.”

İşin enteresan yanı, Mehmet Ali Paşa’nın torunları ve torunlarının çocukları arasında başka edebiyatçıların da bulunması. Mesela Sabahattin Ali ve Oktay Rifat… Ayrıca Mehmet Ali Aybar ve Ali Fuat Cebesoy da Paşa’yla kan bağı olanlardan.